Hiç Kaygı Olmamalı mı?
Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve
süregelen yaşamdan doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin
kazanılması sürecidir. Öğrenilenler, kişinin birikimini (potansiyelini)
oluştururken, öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da
performansı ortaya koyar. İnsanın performansının en iyi olduğu durum, onun o
alanda varolan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği
durumdur. Ancak çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin
performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. Bu
etkenlerden biri yüksek kaygıdır. Ancak bu durum çoğu kez kaygının hiç
taşınmaması gerektiği gibi yanlış bir düşünce oluşmasına neden olmaktadır.
Oysa her işte başarılı olabilmek, yolumuza
devam etmek için birazda olsa bizi tetikleyen bir kaygı taşımalıyız. Bu pozitif
etkisi olan bir kaygıdır. Burada önemli olan kaygı düzeyinin öğrenciyi esareti
altına almaması, öğrencinin kaygısını yönetebilmesidir. Sonuçta her duygu gibi
kaygı da kişinin duygu sağlığının korunması için gereklidir. Bu durumda
amacımız öğrencinin kaygısını kökünden söküp atmak değil, kaygıyı belli bir
düzeyde tutarak onu çalışmak için motive edici bir unsur hâline getirmektir.
Öğrencinin kaygının yarattığı her düşünceyi yasalaştırmaması, ona yenik
düşmemesi, onun yan etkilerini tanıyıp savunma sistemini geliştirmesini
sağlamak birinci önceliğimiz olmalı. Normal seviyede hissedilen kaygı öğrenciyi
motive eder, çalışma ve başarılı olma konusunda isteklendirir, bunları
yapabilme enerjisini üretebilme ve bunu kullanabilme onun performansını daha da
yükseltir. Hiç kaygı taşınmayan hâller başarma istek ve enerjisi oluşmadığından
istek oluşmadığından, kaderle yapılan kabullenme anlayışı ve boş vermişlik
çalışma hırsını yok ettiği için sonuç genellikle olumsuz olur.
Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, öğrencinin enerjisini verimli bir biçimde kullanması engellenir. Potansiyel gücünü ortaya çıkaramaz ve istenilen seviyeye ulaşamaz.